Şafşavan: Mavi Şehrin Büyüleyici Hikayesi
Mavinin Gerçek Adı: Şafşavan’ın Hikayesi Fas’ın kuzeyine doğru kıvrılan o yollarda, Rif Dağları’nın heybetli zirveleri arasından geçerken bir anda karşınıza çıkar Şafşavan. Ama öyle sıradan bir şehir gibi değil; sanki gökyüzü delinmiş de tüm maviliğiyle bu vadinin içine akmış gibi. Biz dışarıdan gelenler ona "Mavi Şehir" diyoruz ama burası bir şehirden çok daha fazlası; bir huzur sığınağı, bir dertleşme durağı. Zulümden Kaçanların Kurduğu Bir Kale Şafşavan’ın hikayesi aslında pek neşeli başlamıyor. 1471 yılında, Portekiz istilasına karşı bir savunma kalesi olarak kurulmuş. Ama şehre asıl ruhunu verenler, İspanya’daki o büyük kıyımdan, Endülüs’ten kaçıp buraya sığınan Müslümanlar ve Yahudiler olmuş. Yanlarında sadece bir avuç eşyayı değil, o meşhur Endülüs mimarisini, sanatını ve hayata tutunma inatlarını da getirmişler. İşin asıl ilginç yanı, bu şehir 1920’lere kadar dış dünyaya, özellikle Avrupalılara tamamen kapalı kalmış. Düşünün, yüzyıllar boyunca kimsenin ruhu duymadan o dağların arasında kendi masallarını yaşamışlar. İspanyollar şehre ilk girdiklerinde, insanların hala 500 yıl öncesinin İspanyolcasına benzer bir dil konuştuğunu görünce gözlerine inanamamışlar. Bu Mavi Mevzusu Nereden Çıkıyor? Herkesin sorduğu o meşhur soru: "Neden her yer mavi?" Aslında bu işin tek bir doğrusu yok, daha çok güzel efsaneleri var. En bilineni, buraya sığınan Yahudilerin gökyüzünü ve cenneti hatırlattığı için evlerini maviye boyamaya başlaması. Ama bugün kime sorsanız başka bir şey söyler; kimi "sinek gelmiyor" der, kimi "yazın serin tutuyor" der. Asıl gerçek şu ki; Şafşavan’ın kadınları her bahar temizliğinde o fırçayı ellerine alıyor ve sokakları boydan boya tazeliyorlar. Bu artık bir gelenek değil, şehrin nefes alış biçimi olmuş. O fırça darbeleri olmasa, Şafşavan eksik kalır. Dağ İnsanının Naifliği Marakeş’in o bitmek bilmeyen enerjisinden veya Fes’in dar labirentlerindeki telaştan sonra Şafşavan size ilaç gibi gelir. Buranın insanı dağ havası gibidir; sert değil ama vakur ve sakindir. Sokaklarda o meşhur ponponlu hasır şapkaları ve renkli yün kıyafetleriyle yürüyen amcaları, teyzeleri görürsünüz. Size bir şey satmak için peşinizden koşmazlar, sadece bir selam verip geçerler. Burada zaman gerçekten yavaş akar, saatler sanki "biraz dur da soluklan" der gibi ilerler. Sokaklarda Kaybolmanın Tadı Burada yapılacak en iyi şey, navigasyonu kapatıp cebine koymak. Uta el-Hammam meydanında bir çay içip gelip geçeni izledikten sonra vurun kendinizi yukarı sokaklara. Her kapı, her merdiven başka bir ton maviye çıkar. Yolun sonu sizi mutlaka Ras el-Maa şelalesine götürecektir. Dağdan gelen buz gibi suyun sesini dinlerken, köylü kadınların hala taşların üzerinde çamaşır yıkadığını görmek sizi bir anda 100 yıl geriye fırlatır. Gün biterken ise herkesin yaptığı gibi o meşhur İspanyol Camii’ne giden patikaya yönelin. Şehir aşağıda bir mavi deniz gibi uzanırken, güneşin o kızıllığının mavinin üzerine düşüşünü izlemek... İşte o an "iyi ki buradayım" dediğiniz andır. Küçük Bir Tavsiye Buraya geldiğinizde lüks restoranlar aramayın. Ara sokaklardaki küçücük dükkanlarda yapılan taze keçi peynirinden tadın, yanına da sıcak bir fırın ekmeği alın. Şafşavan’ın tadı o dar sokaklardaki sadelikte gizli. Buraya turist olarak gelinmez, buraya misafir olunur. Mavinin içinde kaybolmaya hazır mısınız?

Bu yazıyı paylaş